Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi

Yahşi Batı vs Nefes: Vatan Sağolsun

Eskişehir dönüş yolunda iki film izleme imkanım oldu. İlki Cem Yılmaz' ın Yahşi Batı' sı, diğeri ise kuşkulu gözlerle baktığım Nefes: Vatan Sağolsun.


Yahşi Batı çok kötü bir film olmuş, bir kaç sahne haricinde komik değil, klişe esprilerle dolu. Cem Yılmaz' a yakışmamış, Levent Kırca filmi olsa neyse.


Nefes ise beni şaşırttı. Milliyetçilik propagandası yapılmaya çok müsait bir filmi genel anlamda iyi kotarmışlar. Bir kaç sahne haricinde tarafsız kalmayı başarmış bir film, olayı genel anlamdan çok özele indirgemeye çalışmışlar. Ufak bir karakoldaki askerlerin zorlukları, ölüm korkuları. Boş, milliyetçi bir film beklerken beni şaşırttı. Otobüste denk gelmesem zor izlerdim herhalde. Özellikle Komutan ve Doktor' un telsiz konuşmalarının olduğu sahneler gayet güzeldi. Yahşi Batı' ya göre çok daha güzel bir film olmuş, siz de benim gibi ön yargılıysanız bir şans vermenizi öneririm.

Pazar

Facebook


            Birçok insanın interneti sadece Facebook olarak gördüğü zamanlardayız. Bir sosyal paylaşım sitesi belki de internetin geleceğine yön verecek, sadece onun için, ona özel teknolojik gelişmeler yaşanacak. Hakkında film bile çekilecek. Pardon çekiliyor. Yönetmenliğini de David Fincher yapıyor. Adı "The Social Network", yukardaki afişi, aşağıdaki de imdb linki. Merak eden olur diye.

Cumartesi

Barış Bıçakçı





"Olur da birimizden biri unuturda gelmezse, diğeri muhtemelen kendisini bu koca dünyada yapayalnız hissedecek, sevilmediğini düşünecek ve şu kasap gani kelimesini kasap cani olarak okuyacak! Yalnızca kederden ağlayacağı, gözleri yaşlı olacağı, bu yüzden tabelayı iyi seçemeyeceği için değil, aynı zamanda unutmak bir cinayet olacağı için." 







"Her şey çok çocukça ve çok keder vericiydi. Aklıma sevdiğim bir romandan bir cümle gelmişti. Kederin bizi başrole taşıdığı, ikimiz dışında her şeyi cılız bir manzaraya dönüştürdüğü o anda, cümleyi yeniden kurdum: Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal' e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu."



            İki kitabı da çok sevdim, ama "Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra" yarım adım önde. Filmi çekilebilir mi acaba diye düşündüm durdum. O duyguları yansıtmak çok zor olsa gerek. "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" bu açıdan daha avantajlı. Zaten Cannes Film Festivalinin "Atölye" bölümüne seçilmiş. Çekimleri sürmekteymiş. Filmin yönetmenliğini Seyfi Teoman' yapıyor. Bu Seyfi Teoman' ın ikinci uzun metraj deneyimi olacak. İlk filmi olan "Tatil Kitabı" nda da Barış Bıçakçı' nın parmağı var. Daha izleme şansını bulamadım. Ama okuduğum yorumlar çok olumlu. Bana ödev olsun, izleyip yazacağım. Ondan sonra da "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" i bekleyeceğim. 

Çetin (Fatih Al), Nihal (Güneş Sayın) ve Ender (İlker Asum)

Not:    Barış Bıçakçı okumamı öneren Küçüğe teşekkürler.
Not 2: Büyük sayesinde " Tatil Kitabı" nı izledim, beğendim. Şimdi daha büyük bir hevesle bekleyeceğim " Bizim Büyük Çaresizliğimiz" i.

Pazar

Tarantino Çetesi



            Yanlış anlaşılmalara mahal vermeden baştan belirteyim ki filmi beğendim. Özellile başını ve sonunu (garip bir cümle oldu farkındayım). Sağlam bir western girişiyle başlıyor film, bir yerlerden Clint Eastwood fırlasa şaşırmayacaktım, o derece. Ennio Berricone' nin enfes müziği eşliğinde Tarantino' ya saygılarımı gönderdim. Kısacası ilk bölüme hayran kaldım.

            Ardından bizim Baterds' ları tanıyoruz. Ama sanki biraz az tanıyoruz. Tarantino yine muhteşem karakterler yaratmış ama bazılarını anlatmakta sanki biraz cimri davranmış bu sefer. Jew Bear, Apachi Aldo, Hugo Stiglitz, Shosanna Dreyfus, Hans Landa gibi harkulade karakterler yaratmış fakat Hans Landa (filmin yıldızı zaten kendisi) ve ayrıca Hugo Stiglitz karakteri haricinde diğerlerine çok az yer vermiş, anlatımda eksiklik olmuş sanki. Diğer elemanları çok aradı gözler. Tabi ki bu eleştirinin nedeni yönetmenin Quentin Tarantino olması, yoksa yeni yetme bir eleman çekseydi bu filmi bu konulara hiç girmez, helal lan kerataya derdim. Ama ne bileyim diğer filmlerine bakınca biraz bu konuda zayıf kalmış. Pulp Fiction' ı zaten es geçersek, film Kill Bill' e oranla, hatta Reservoir Dogs' a göre karakter bakımından çok daha yavan geldi. Yani özellikle Kill Bill' deki karakterleri dibine kadar tanımıştık ama burda Brad Pitt' i bile kaç dakika gördük ki ekranda? Tamam sorun fazla veya az görmek değil sadece daha ayrıntılı anlatsaymış keşke diyorum. Çünkü yine hepsi çok sağlam karakterlerdi.

            Bir de Jan' ın dikkatimi çektiği bir diğer konu, Tarantino filmlerinde hep bir veya bir kaç obje gözümüzün içine sokuluyordu örneğin Pulp Fiction' da sarı ışıklar saçan siyah çanta, Kill Bill' de katana, Death Proof' da ki araba, Reservoir Dogs' da elemanların takım elbiseleri ve gözlükleri vs. vs. Inglourious Basterds' da ise beysbol sopası göz önüne çıkarılmaya çalışılmış ama yeterli etkiyi bırakmamış. Yani ne filmden çıktıktan sonra ne de şu anda aklımda yer eden bir şey yok.

            Film son bölümünde işte tamamen Tarantino havasına büründü. Çekimler, replikler her şey ben Tarantino filmiyim diye bağırmaya başladı ve ben yine hayranlıkla izledim.

            Unutmadan "Taverna" sahnesi de inanılmaz gergin ve aynı oranda güzeldi, gerim gerim gerildim ama Hugo' benden çok daha fazla gerildi. Çatışma sahnesi de bir anda olup bitti, belki de en hızlı çatışma sahnelerinden biri oldu. Ben yine çok eğlendim ayrı konu.


            Sonuç olarak filmi Tarantino' nun kendi sinemagrofisinde değerlendirmek gerekirse ki bence gerekir; bu durumda sıralamam şudur;

            1. Pulp Fiction ( Bu değişmez, daha iyisini çekemez! )
            2. Kill Bill ( İkisi de çocuğum gibi ayıramıyorum )
            3. Reservoir Dogs
            4. Inglourious Basterds
            5. Death Proof
            6. Jackie Brown ( Bu filmi niye çekti anlamış değilim )


Not: Bu yazı feci uykulu yazılmıştır. Yanlışlıklardan sorumluluk kabul etmiyorum, en fazla fırça yerim daha önce de yemiştim...

Sith Olup Galaksiyi Yakmak Umarsızca...


            Far far away from galaxy diye başlar her Star Wars filmi. Açıkçası bana da biraz "far away" dir aslında. Bazı şeyler çok saçma geliyor bana bu evrende, özellike 6.bölümde o küçük yaratıklar koskoca imparatorluk askerlerini taşlarla sopalarla hacamat ettiklerinde "hade lenn" diyesim gelmişti. Ama gel gör ki aynı evren içinde dünyanın görüp görebileceği en karizmatik kötü adamı barındırmaktadır.


            Direk kötü adam olarak adlandırmamak lazım aslında. Light Side' dayken de karizmaydı Anakin Skywalker ama tabi ki Dark Side' a geçtiği anda karizmada bariz bir yükseliş oldu. Peki neden böyle oldu da bu çocuk kötü adam olup galaksinin anasını ağlattı? Bu sorunun cevabını "Revenge Of The Sith" de aldık. İnsan durduk yere manyak olur mu, olmaz heralde. Bu çocuk zaten köle olarak yaşamış, psikoloji bozuk, baba da yok ortalıkta, Ahmet Çakar deyimiyle sıkıntı var yani. Sonra kanından midi-chlorian fışkırdığı farkeden Qui Gon Jinn tarafından Jedi Konseyine getirilmiş, peki ne yaptmış o iyilik emsali Jedi' lar bu zavallı yavruya? Yok efendim içinde korku varmışda, yaşı büyükmüş eğitilemezmiş falan filan. Hani Jedi' lar oto boka karanlık tarafa giden yol diyorlar ya, kendileri kibirden Dark Side' a kafalama girecekler haberleri yok. Yoda' yı bile ağlatacak güç var çocukta, o yüzden çekemediklerinin farkındayız . Neyse ki Obi-Wan (kendisi tek sevdiğim Jedi oluyor) ustasının vasiyetiyle eğitti bunu da bir işi oldu, ekmeğini eline aldı. Yoksa işi konseye kalsa sokaklarda harap olurdu. Ama konseyin kibir budalaları hiç bir zaman benimsemediler kendisini, hep bir üvey evlat muamelesi. Sonra bir de aşık oldu bizim çocuk, sevgilisini kurtarmak için kendisini hiç sallamayan Jedi' lardan da destek görmeyince ne yapsın bıraktı kendini karanlığa. Haksız mı, değil. Valla Natalie Portman için Dark Side' a geçmeyecek varlık tanımıyorum.

            Son sahneye gelindiğinde ise benim için olay kopar. Sıkıldıkça izlerim. Obi-Wan' ın mekikte göründüğü an Padme' nin surat ifadesi olayı bitiriveriyor. Ardından diyalog ve tabiki ışın kılıçlarıyla yaptıkları unutulmaz düello. "You were the the chosen one! It was said that you would destroy the sith, not join them! Bring balance to the force, not leave it in darkness.." diyor ya sonunda Obi-Wan, benim içim kan ağlıyor. Tamam bu çocuk Jedi olmaz, hem duygusal hem yakışıklı. Padme' yi de ayartmış ama size geldiğinde hep bir aşağılama, hep bir güvensizlik. Yani size gelip Palpatine Sith diyor siz hala "sen bi dur hele" diyorsunuz. Vallahi bu Jedi' lar hiçbir şeyi hak etmiyorlar. Gerçi İmparator' un da ne kadar göt bir insan olduğunu 6. bölümde görmüştük. Ayrıca bu Anakin veyahut nam-ı diğer Darth Vader gibi adamdan o süt çocuğu Luke nasıl çıktı hiç anlamıyorum. O çocuk tam Jedi işte. Hiçbir şeyde gözü yok, galaksi kurtulsun yeter. Sanki babasının galaksisi. Aslında babasının sayılır, neyse. Daha sonra uzun uzun yazarız Luke hakkında. 

            Son sözüm ise yeşil bücür Yoda' ya. Ne oldu Yoda efendi, serinin ilk iki filminde şatafatından geçilmiyordu. 800 yılda çözemediğin ingilizcenle millete artistlik yapıyordun. Herkes etrafında Master Yoda Master Yoda diye pervane olurken sen işin şovundaydın. Hani Anakin çok yaşlıydı eğitilmek için, ama işte the force öyle bir şey ki adama laflarını böyle yedirtir. Luke gelince yaş maş dinlemeden eşek kadar herifi nasıl eğittin. Götün sıkışınca oluyormuş değil mi? İmparator galaksinin dibine vurduysa senin yüzünden vurmuştur. Tabi senin yüzünden benim yüzümden mi olacaktı. Çok doluyum sana ufak yeşil yaratık...

            Sözün özü; Anakin kötü bir şey yapmamış sadece duygularına yenik düşmüş bir insan evladıdır. Zamanında sahip çıkılsaydı mutlu bir hayatı olabilirdi, çok üzülüyorum ben bu çocuğa. Alın size diyerek, sonunda güce dengeyi de getirdi. Olan hayatına oldu. Bir kaç milyar galaksi vatandaşına da tabi ama o ufak bir ayrıntı önemli değil.

Perşembe

Bye Bye Life...


Folks, what can l tell you about my next guest? This cat allowed himself to be adored, but not loved. And his success in show business was matched by failure in his personal-relationship bag. Now thats where he really bombed. And he came to believe that work, show business, love, his whole life, even himself, and all thatjazz, was bullshit. He became 1 game player, to the point where he didn't know where the games ended and reality began. Like, to this cat, the only reality...
is death, man.
Ladies and gentlemen,
let me lay on you a so-so entertainer, not much of a humanitarian,
and this cat was never nobody's friend.
ln his final appearance on the great stage
of life - you can applaud if you wanna
Mr. Joe Gideon.



            En son Amadeus' da aynı durum başıma gelmişti. Film, iki yıl boyunca bilgisayarımda izlenmeyi bekledi. Her film izlemeye kalkışmamda onu gördüm, üfleyip püfleyip başka hikayeler izledim. Yakın çevremden aldığı sağlam referanslar, bende filmin iyi olduğu, beğenmez isem sorunun bende olduğu duygusunu yarattı. Ya da öyle bir şey. Sonuçta gerildim, ki rahat gerilirim. Bekledi durdu orda, ta ki varlığını unutup bir gece yarısı denk gelene kadar. Canım sıkılıyor ne yapayım, e hadi bari bir film izleyeyim; "All That Jazz" hadi bir bakayım. Bakış o bakış. Hala bakıyorum. Bob büyük adamsın bilememişim affet. Bir filmde sahneler bu kadar estetik, replikler bu kadar güzel olabilirdi. Seslerin kullanımı zaten muhteşem. Müzikler dersen e zaten müzikal (gerçi bence Chicago' dan geri kaldığı tek nokta burası) (Chicago' yu da çok severim ayrı konu). Her yanıyla bayıldım filme, spoiler gibi olmasın ama özellikle favorim halüsinasyonlardı. İkinci sırada ise tabiki final sahnesi. Gerçi hepsi çocuğum gibi, hepsi güzel toplamı da güzel. Joe Gideon ise muhteşem bir karakter. Bütün kadınları tavlıyor zaten, erkek halimle ben bile tav oldum. Nereden neresini anlatsam olmaz izleyin görün.